Cumhuriyet | Nihad Sâmi Banarlı
CUMHURİYET
Montesquieu, “Kânunların Rûhu = L’Esprit Des Lois” isimli eserinde, gerçekten kânunların ruhunu araştırır. Kânunların, iklim ile, coğrafya ile, toprakla, inanışlarla, çeşitli geleneklerle derin bağlılıkları üzerinde atak bir zeka ile düşünür; ve bilhassa "üç hükümet şekli"ni inceleyerek: "Cumhuriyet fazilettir" neticesine varır.
Onun on sekizinci yüz yıl ortalarında vardığı bu neticeye ulaşırken hayranlığını çeken cemiyet, İngiltere’dir. İngiltere’deki parlamento usulüdür.
İngiltere’de bugün hâlâ, başında Kral ailesi, hatta İmparator ailesi bulunan bir cumhuriyet var. Şekil bakımında tam bir Cumhuriyet gibi görünmeyen İngiltere’nin idari ve içtimaî hayatına “Cumhuriyetin Rûhu” hâkimdir.
Atlas Okyanusu’nun bu büyük adalar grubu üzerinde milyonlarca halkının her biri, böyle bir Cumhuriyet ruhundaki faziletten kendi hissesine düşen hak, hürriyet ve medeniyet payını, acı, tatlı, her zerresiyle tadan bir cemiyet yaşıyor. Her İngiliz’in bir başka İngiliz’e mutlak bir saygı ve sevgiyle bağlı olması ve onun hakkını korumak için kendi heveslerinden kolayca fedakârlık yapması bundandır.
Galiba Montesquieu’ye “Cumhuriyet fazilettir” dedirten sır da, komşu cemiyetteki bu hak ve adalet ruhunu, bu birbirini sayma ve sevme geleneğini yakından tanımış olmasıdır.
Bizde şair Abdülhak Hâmid, İngiliz cemiyetindeki bu ruhu ilk defa yakından görenlerdendir. Hâmid, "Finten" adlı büyük dramının başında, İngiltere’nin dış siyasetini hırpalamakla beraber, bu cemiyetin iç âlemindeki üstünlüğe hayranlığını gizleyemez; der ki:
“İngiliz kavmi kibar akvamdandır. Her ferdinde garâbetle karışık bir mümtâziyet görünür. Tarz ve tavırlarında kibir ve azamete benzer bir hal vardır ki edeb ve hicabdan başka bir şey değildir. Ahlâk ve ülfet nokta-i nazarından bakılınca İngilizler böyledir. Âhâd-i nâsında bile adilik görünmez. Fakat Akvâm-ı sâireye hâkir görmek gibi bir nâkiseleri vardır. Mesela –Bu zat pek mükemmeldir, ne fâide ki İngiliz değildir!.. -Şu adam gayet zengin imiş, teessüf olunur ki İngiliz doğmamış. –Bu kadın fevkalade güzel, lâkin İngiliz değil!.. –derler.”
***
İngilizlerin başka kavimleri küçük görmeleri, şüphesiz, bir kusurdur. Bir millet, Türk milleti gibi başka kavimleri de millet ve insan saydığı zaman, ayrıca büyüktür. Fakat İngilizlerin millet halinde birbirlerini sevip, birbirlerinin hak ve hürriyet ve saadetine saygı göstermeleri, hele birbirleri ve bütün İngilizlik için büyük fedakârlıklar yapmaları, onların dikkate hatta ibrete değer meziyetleridir. Cumhuriyetsiz İngiltere’deki dengin ve canlı "Cumhuriyet rûhu" işte bu meziyetten doğuyor.
***
Türk milleti de 1923 yılında Cumhuriyet rejimine böyle bir meziyetle girdi. O tarihte, müşterek istiklâl mücadelesi, bu asîl milletin her ferdini birbirine derin bir sevgi ve saygıyla bağlamıştı. Devrin Büyük Millet Meclisi, daha 1920 yılı 23 Nisan’ında "Hâkimiyet Milletindir," derken Cumhuriyet rûhunun bütün Türk gönüllerindeki sıcak ve samimi akislerine tercüman oluyordu. Türkiye Türkleri, Osmanlı İmparatorluk ailesi gibi, bir başka milletin tarihinde görülmemiş derecede şerefli bir hükümdar ailesini: Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki canlı ve samimi rûhuna kuvvetle inanarak; sessizce feda ettiler. Köylüye, samimiyetle, "efendi" diyen Atatürk’ün enerjik ve inkılâpçı Cumhuriyet anlayışı etrafında yekpâre bir kütle heybeti gösterdiler. Hatta Atatürk’ün defalarca Cumhurbaşkanı oluşundaki mes’ud tekerrürü asla yadırgamadılar. Bu büyük adam sağken, hiçbir Türk, Atatürk’ün haricinde bir Cumhurbaşkanı olabileceğini tasavvur bile etmek istemiyordu. Fakat bu büyük adamın ziyaından sonra Türkiye’nin dâhili hayatına yeniden tarihin ve talihin insafsızlığı karıştı. Bilhassa İkinci Dünya Harbi’nin zor ve kritik yıllarında kanunlarımızın iklim ile, coğrafya ile, toprakla, inanışlarla, geleneklerle, velhâsıl milli ruh ve milli vicdanla ilgisi şiddetle azaldı. Milletin fikir hürriyetini, inanma hürriyetini hatta dil hürriyetini baltalayanlar oldu.
Hudutsuz ve kanunsuz kazanmalar, ihtikâr ve karaborsa, milletimizin yalnız maddi sıhhatini değil, manevi sağlığını da rencide etti. Türk milleti gibi, müşterek zaferlerin, müşterek inanışların, hatta müşterek felâketlerin, aziz bir toprak üzerinde, birbirine bağlayıp, sarsılmaz kütle haline koyduğu bir millet içinde yalnız kendi menfaatlerini düşünerek, başkalarının zararı, hatta felaketi bahasına, kazanç ve ikbal temin edenlere rastlandı. Başka çağlarda az çok mümkün görülen bu dalâletlerin Cumhuriyet çağında olmaması gerekirdi. Çünkü “içtimai adaletsizlik” hadisesiyle “Cumhuriyet rûhu” arasında her hangi bir anlaşma tasavvur edilemez. Nitekim Türkiye’de Cumhuriyet’in ikinci devresi, en çok, bu yüzden kapandı.
***
Bugün, Türk topluluğu, kendi eliyle kurduğu Cumhuriyet’in üçüncü devresindedir. Bu devrenin, kahramanlık gibi, insan haklarına inanmak ve saygı göstermek gibi, fıtrî ve ezeli faziletlerimizin, dünya ölçüsünde tekrar şöhret kazanması şeklinde, mes’ut bir başlangıcı vardır. Fakat bizim, maddi, manevi her türlü kabiliyetlerimizle tam bir kalkınmaya yönelmemiz için yeryüzünün bütün milletlerinden daha hummalı ve sistemli bir çalışmaya ihtiyacımız çoktur. Bu çalışma devresinde Türk halkının, Cumhuriyet anlayışını artık devlet davası olarak değil, millet davası olarak kuvvetle benimseyip, daha süratle yürütmesi gerekir. Çünkü bugün hala aramızda eski-yeni tarihin bazı kötü mirasları yaşamaktadır. Aramızda, vicdan dünyalarını kaybetmiş kimseler tarafından işlenen bir takım maddi ve manevi cinayetler eksik olmuyor. İhtirasın, sefahatin, ölçüsüz eğlencenin, lüksün, israfın ve içtimai adaletsizliğin, topluluk içindeki çeşitli tezahürleri, hala, ulaşmak istediğimiz hakiki saadetin birer düğüm noktasıdır.
Söz hürriyeti, fikir hürriyeti, dil hürriyeti, cemiyet kurma hürriyeti gibi büyük hürriyetler elde etmiş bir yurtta fertlerin birbirine ısınması, cemiyetlerin birbirine ısınması, köylerin, şehirlerin, halkın ve aydınların birbirine ısınıp birbirleri için fedakârca çalışması beklenir.
Cumhuriyet kurulalı beri, bilhassa çeşitli sol cereyanlar karşısında muhteşem birliğini, bütünlüğünü, kuvvet ve heybetini asla kaybetmeyen, böylesine birleşmeye müsait bir milletin büyük milli şuurunda bu son tekâmülü beklemek haklı ve tabiidir.
Biz, Cumhuriyet Türkiye’sinde; fikirleri ve inanışları ne olursa olsun: mutlaka birbirini seven insanlardan mürekkep, tam ve sarsılmaz bir cemiyet istiyoruz. Cumhuriyet rûhu, bu sevginin ve bu müşterek saygının nimetleri ve eserleri içinde beslenecektir. Beslenecek ve milletimizin Cumhuriyet Bayramları, her yıl böyle bir şahikaya doğru biraz daha yükselerek, daha mes’ud, daha gerçek birer bayram olacaktır.
(*)(Hürriyet Gazetesi, 29.10.1952)
Word olarak indiriniz
Bayburtlu. 21 Haziran 1937'de dünyaya gelmiştir. İlk, orta ve lise tahsilini Konya'da tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuş; Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü'n...