Zeki ÖNSÖZ yazdı:"UY! KARADENİZ / Gezi Notları"
Ankara’dan Trabzon’a bir saat süren yolculuktan sonra indiğimiz havaalanında rehberimiz bizi karşıladı; büyük bir otobüsle kente doğru hareket ettik. Böylece bir hafta sürecek Karadeniz gezimiz başladı. Trabzon, tepelerden vadilere düzensiz bir şekilde serpiştirilen gecekondu tarzında zevksiz apartmanlarla dolu idi. Yıllar önce yeşillikler içinde gördüğüm ve büyülendiğim Trabzon’dan eser kalmamıştı. Önce “Atatürk Köşkü” denilen, geçen yüzyılın başında zengin bir Rum’un yaptırdığı evi ziyaret ettik. Mübadeleden sonra Trabzon’dan giden Rum’un köşkünü Trabzonlular satın alarak Atatürk’e hediye etmiş. Atatürk’ün yurt gezilerinde bir kaç defa kaldığı köşk günümüzde müze olarak kullanılıyor. Güzel bir bahçesi ve deniz manzarası olan köşkün etrafında da çirkin bir yapılaşma var.
Buradan Trabzonluların mesire yeri olarak kullandıkları Sera Gölü’ne gittik. Bir doğa güzelliği olan gölün kıyıları ne yazık ki, mezbele halinde idi; buraya pet şişeler, naylon, kağıt ambalajlar, çekirdek kabukları çöplük gibi atılmıştı. Gölü etrafındaki tepelerde bu güzel tabiat manzarasına uymayan Toki apartmanları vardı. Rehberimiz de bu Toki harikalarını(!); ” Bunlar da geleneksel Toki apartmanları!” diye gösterdi. İçimizi acıtan bu manzaralardan sonra öğle yemeğimizi yemek üzere Köfteci Nihat’ın lokantasına geldik. İçinde arabayla gezilecek kadar uzun olan bu lokantanın böyle yapılmasının sebebi bir Karadeniz fıkrası gibi: herkese denize karşı oturacağı bir masa sunmak içinmiş. Tur otobüslerinin durduğu fabrika gibi bu lokantada üniversiteli gençler garson olarak hizmet ediyordu. Burada piyaz, Akçabat köftesi ve Laz böreği gibi bölgesel lezzetleri tattık. Laz böreği bizim bildiğimiz börek değil, içinde muhallebi olan bir tatlı idi. Yemekten sonra Karadeniz sahil yolundan tekrar Trabzon’a döndük. Sahil Yolu Karadeniz bölgesi tabiatı ve şehirleri için bir çok olumsuzlukları getirmiş. Dağlardan inen yağmur sularının denize akmasını engellemiş, şehirlerle deniz arasını bir perde gibi kapatmış. Son günlerde Artvin’de meydana gelen sel felaketinin sebebi; bu yol ve dağlardan inen yağmur sularıyla dereler üzerine inşa edilen Hes’lerle birlikte düşünülürse anlaşılabilir. Karadeniz Sahil Yolu’ndan gezimizin bundan sonraki duraklarında da bahsedeceğiz.
Öğleden sonra ilk gezdiğimiz eser Trabzon Ayasofya Müzesi oldu.13.yüzyıldan kalma bu Bizans kilisesinin bir bölümü de cami olarak kullanılıyor. Biz orada iken okunan ikindi ezanına cemaat olarak iki kişi geldi. Bizans resim sanatının en güzel örnekleri olan fresklerini rehberimiz kilisenin iç duvarlarında gösterdi ve en ince ayrıntılarına kadar açıklamalarını yaptı. Beni burada hayrete düşüren ise; gelinlik ve damatlık kıyafetleri içinde başı kapalı iki Trabzonlu çiftin aileleriyle birlikte bu kilise-müzeye fotoğraf çektirmek için gelmeleriydi.
Müze ziyaretinden sonra kilisenin karşısında bulunan bir gümüşçü dükkânına sokulduk. Burada Trabzon’un meşhur telkari ve Kazaziye sanatı örnekleri tanıtıldı ve satış yapıldı. Gezimizin bundan sonraki günlerinde yöreye özgü yiyecek veya eşya durakları yaparak alış veriş yaptık. Karadeniz gezimizin ilk gününü böylece noktaladıktan sonra şehir merkezindeki otelimize geldik. Akşam saatlerine doğru, önceden tanıdığım bu şehirdeki değişiklikleri görmek için otelden dışarı çıktım. Trabzon canlı, cıvıl cıvıl bir şehirdi. Yapılaşma ise çirkindi ve beni hayal kırıklığına uğrattı.
Karadeniz gezimizin ikinci günü Trabzon’dan hareket ederek; Yomra, Arsin, Araklı gibi birbirine yakın ve benzeyen yerleşim bölgelerinden geçtik. Buralarda binalar genellikle daracık sahil şeridinde sıkışık bir düzende, yan yana, üst üste çok katlı olarak yapılmış. En üst katta görünen demir filizleri de inşaatın henüz bitmediğini gösteriyordu. Sahil yolu, deniz doldurularak elde edilmiş, yol şehirlerin denizle bağlantısını kesmiş.
Bıçaklarıyla tanınan Sürmene’de bir fabrikanın satış mağazasından mutfak ve çakı bıçaklarından alarak yolumuza devam ettik. Of’ta da bir çay fabrikasını ziyaret ettik. Fabrikanın görevlisi bize çayın toplanışı, türleri ve işlenişi hakkında bilgiler verdi. Fabrikayı gezdikten sonra satış mağazasından çay aldık. Bayburt-Çaykara yolu üzerinden 1090 metre yükseklikteki eşsiz doğal güzellikteki Uzungöl’e ulaştık.
Uzungöl, etrafı yüksek dağlarla çevrili, vadinin ortasında bulunan derenin yamaçlardan düşen kayalarla önünün kapanmasıyla oluşmuş. Burada gördüğüm dik yamaçlardaki muhteşem orman örtüsünün İsviçre ve Avusturya Alplerinden daha güzel olduğunu söyleyebilirim.
Rehberimizin öğle yemeği molası ile birlikte verdiği serbest zamanda önce gölün etrafında dolaştık. Burada gördüğümüz düzensizlik, pislik ise içimizi acıttı. Kanalizasyon göle akıyordu. Gölün etrafı bir panayır yeri gibi idi. Bir doğa harikası olarak korunması gereken bu yere uymayan her şey; Go-kart araba yarışlarından tutun da, Osmanlı fotoğrafçısı, her türlü fast –food dükkânları ve tramplenlere kadar hepsi burada idi. Etraf yenip, içilip atılanlarla doluydu. Bunlardan başka, yollarda Suudi Arabistanlı erkek turistler, arkalarında yalnız gözleri açık siyah peçeli kadınlarıyla dolaşıyordu. Son yıllarda burası Arap turistlerin gözde turizm merkezi olmuş. Bazı lokanta ve dükkânlar Arap turistler için Arapça yazılı tabela kullanıyordu. Söylendiğine göre bu bölgeye daha fazla Arap turist gelmesi için hazırlıklar yapılıyormuş.
Öğle yemeğinde buranın en eski lokantası İnan Kardeşler’de tereyağında kızartılmış alabalık yedik. Saat 14’de bütün grup minibüslere binerek dağa tırmanmaya başladık. 1800 metredeki Lustra yaylasına geldik. Yaylada çatısında üzerinde taşlar olan, oluklu galvanizli saçla kaplı basit evler vardı.
Bu yükseklikte ağaç yetişmiyor, yalnız hayvancılık yapılıyordu. Etrafta besili inekler otluyordu. Aşağıda vadi ve yamaçlar yemyeşildi. Yaylada Cansu ve Eryaşa isimli iki güzel çocuklu, güler yüzlü genç bir aileyle konuştuk.
İlk defa burada şehirlerin karışıklığından uzak, huzurlu bir atmosfer bulduk. Yaylanın çeşmesinden buz gibi su içtik. Çeşme başında Hanife isimli genç bir yayla kadını tenceresinde pişirdiği haşlanmış mısırı satıyordu. Şehirlerde satılan mısırdan daha ucuz olan bu mısır lezzetliydi.
Çeşmeden evlerin bulunduğu alana yürüdük. Güneş, mavi gökyüzü, mis gibi temiz hava, sessizlik, otlayan inekler, güler yüzlü insanlarla biz de huzuru yudumladık. Burada Emine Abla’nın basit kahvesinde gölgede oturup, karşıda muhteşem dağları seyrederek seyahat şirketinin ikramı olan biraz önce gördüğümüz yayla ineklerinin sıcak sütünü içtik. Karşı dağların başı sisli olmasına karşılık, bizim bulunduğumuz yaylada güneşli ve açık bir hava vardı.
Buradan 2400 metredeki Karaster yaylasına tırmanmak için tekrar minibüslere bindik. Minibüs şoförüne kahveci Emine Abla’yı gösterip bu yaylada insanların mutlu olduğunu söylediğimde bana,” Emine Abla’nın güler yüzüne bakmayın, kendisi 43 yaşında ama birkaç hastalığı var. O böbrek hastasıdır, bir böbreğini aldılar. Yakında yeni bir ameliyata girecek.” dedi. İçinde bulundukları şartlara rağmen, insanlara güler yüzle hizmet eden, bu alçak gönüllü, kanaatkâr insanları sevdim.
Bir arabanın ancak geçebildiği yoldan 2400 metredeki yaylaya geldik. Burada da gezdikten sonra, aşağıya vadiye inmeye başladık. Yolda iki yerde durup vadinin, dağların muhteşem manzara fotoğraflarını çektik. 2000 metreden Uzungöl’e hayranlıkla baktık. Orman örtüsü ile yamaçlar nefes kesici bir güzellikte idi.
Son günlerde basında okuduğumuza göre; yaylalara yapılması düşünülen yeşil yol projesi, yol yapmaktan ziyade, yaylalarda maden araması yapmak içinmiş. O zaman bu muhteşem güzellikler yok olacaktır. Zaten bu nedenle Karadeniz insanı bu “yeşil yol projesi’ne” şiddetle karşı çıkıyor. Özellikle Karadeniz kadınları ellerinde; “Denizimizi aldınız, derelerimizi yok ettiniz, yaylalarımızı vermeyeceğiz!” pankartıyla yollara dökülüyor.
Uzungöl, Lustra ve Karaster yaylalarının doğasını, güzelliklerini gelecek nesillerimize temiz, kirletilmeden bırakabilmeyi umut ederek, geceyi geçireceğimiz Uzungöl’deki Otelimize gidiyoruz. Fırtına Vadisi, Ayder Yaylası, Karagöl, Batum Gezimizin 3.günü sabah Uzungöl’den Rize’ye doğru hareket ettik. Rize’yi merakla görmek istiyorduk. Zira yıllar önce eşim ve ben bir yıl Rize liselerinde öğretmen olarak çalışmıştık. O vakitler Rize küçük, şirin bir şehirdi. Evimiz deniz kenarında idi. Sahil yolundan Rize’ye geldiğimizde bambaşka bir Rize gördük. Deniz doldurulmuş, bizim oturduğumuz ev 6 cadde geride kalmıştı. Yeni Rize gökdelen gibi binalarla eski Rize’yi kapatmıştı. Rize’den sonra, Türkiye’de en fazla yağmur alan bölge olarak tanınan Fırtına Vadisi’ne geldik. Yeşilin her tonunun olduğu bu güzel doğada dağlardan inen nehirler, dereler Hes denilen Hidro (Su) Elektrik Santralleriyle kelepçelenmiş. Can suyu bile bırakılmayan bu kurumuş dereler yüzünden canlılar ölüyor, yeşil çevre soluyor. Birden gelen bir yağmur da sel felaketlerine sebep oluyor.
1350 metre yükseklikte kayın, ladin, çay, kivi, orman gülü gibi ağaç ve bitkilerle dolu yoldan Ayder Yaylası’na ulaştık. Burası bir turizm merkezi olmuş. Rehberimizin bize verdiği zamanda Ayder yaylasının üst kısmından aşağıya doğru yürüdük. Güler yüzlü, misafirperver, geleneksel kıyafetleri içinde Ayder kadınlarıyla konuştuk. Herkes Hesler’den ve Yayla Yolu projesinden şikâyet ediyor. Burada Uzungöl kadar olmasa da düzensiz ve haddinden fazla bir y erleşme, yapılaşma gördük. Öğle yemeğinde Fırtına Vadisi’nde bir lokantada bölgenin kırmızı pullu alabalığını yedik. Yemekten sonra büyük salonda tulum eşliğinde Horon oynamaya davet edildik. Bölgeden bir gencin gösterdiği şekilde grubumuzdan bazı arkadaşlar horona ayak uydurdular.
Daha sonra zengin orman örtüsü olan dağlar ve vadiler arasında bir kartal yuvası gibi yükselen ve eski zamanlarda bölgeyi kontrol eden Zil Kale’ye gelip, kalenin burçlarına tırmandık. Sonra yakındaki Palovit şelalesini gördük. Günün isteğe bağlı, fakat sonra gitmesek de olurdu dediğimiz; Elevit yaylasına kötü bir yoldan giderek vardık. Ancak saat 21’de Fırtına Deresi yanındaki asma köprülü butik otelimize yorgun argın döndük. Otel odaları direkler üzerinde yapılmış, altı boş semender şeklinde küçük odalardı. Yemekten sonra otelin önündeki meydanda ateş yakıldı, horon çekildi ama herkes yorgundu. Rutubetli, sıcak havada, klimasız odalarda, açık pencerelerden yandaki Fırtına deresinin sesini işiterek uyuduk. Naliya otelde sabah erkenden kalkarak, otobüsümüzle giderek Artvin çevresi gezimize başladık. Borçka ilçemizde minibüslere binerek Karçal dağlarının eşsiz manzarası eşliğinde 1430 metre yükseklikte bulunan, çevresi yağmur ormanlarına benzeyen bir eko sisteme sahip olan Karagöl’e ulaştık. Güzel Karagöl’ün etrafında gezerken gördüğüm manzaralara üzüldüm. Kömürlü semaverini, mangalını alan bu milli parka gelmişti. İnsanlar yiyor, içiyor ve etrafı kirletiyordu. Bana göre böyle korunması gereken doğada ve milli parklarda mangal, semaver yakmak yasaklanmalı, etrafı kirletenlere ceza verilmelidir! Karagöl’de bu öğle yemeği ve serbest zaman molasından sonra yine minibüslere binerek Macahel vadisine geldik. Bu bölgede 1921 yılında 18 gürcü köyü varmış. Yapılan anlaşmaya göre, istekleriyle 6 Müslüman Gürcü köyü Türkiye tarafında kalmış. Bu durum da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulurken ırk esasına göre kurulmadığını anlatan bir başka örnek. Köy camiinin güzel bir ahşap işçiliği olan mihrap ve kürsüsünü gördük. Köy kahvesinde oturduk, çay içtik. Dönüş yolunda tepelere dolan sis bulutlarının içinden vadiye indik. Sanki bulutların üzerinde gibiydik. Muhteşem bir manzaraydı. Akşam Hopa’daki otelimizde kaldık. Hopa’da bizim kalışımızdan birkaç gün sonra otelin yan tarafındaki dere taşarak önüne gelen her şeyi, nice canları götürdü. Doğa, Hesler ve yanlış yapılaşmanın faturasını böyle kesti. İnşallah bunlardan ders alınır! Hopa’da Paluri Otel’de erkenden kalkıp, saat 6’da Sarp sınır kapısına doğru hareket ettik. 15 dakika sonra ulaştığımız sınır kapısı vatanımızın kuzeydoğusunda en uç noktaydı. Sınır kapımızda Batum’a yük taşıyan Türk tırları ve günübirlik giden Türk turist otobüsleri sabahın erken saatlerinde büyük kalabalık oluşturuyordu. Bir saatte yalnız nüfus cüzdanımızla Türk topraklarından Gürcistan’a geçip Batum’a ayak bastık. Osmanlı döneminde uzun yıllar Türk hâkimiyetinde kalan, milli misak içinde bulunan, 1921 yılında yapılan anlaşmayla Gürcistan’a bırakılan Batum’da Türk döneminden bir eser görmedik. Batum kendini son dönemde bölgenin bir Las Vegas’ı olarak geliştirmek istiyor. Bu amaçla şehri acayip mimari eserlerle ve heykellerle süslemişler. Ancak Komünist dönemden eski kötü binalar hâlâ duruyor. Her yerde yeni yapılan veya yapılmakta olan binalar görünüyor. Bunların çoğunu Türk firmaları yapıyormuş. Zaten şehirde her yerde Türk girişimcilerini görmek mümkündü. Diğer taraftan; Batum kumarhanelerine gelen müşterilerin yüzde 99’u Karadenizli insanlarımızmış. Burada kumarda bankadan aldığı 150 bin lirasını kaybeden bir anaokulu öğretmeni Türk kadının öyküsünü dinledim. Batum’da gotik bir katedrali gördükten sonra, meşhur Botanik bahçesine gittik. Karadeniz’e bakan bu zengin ağaç, bitki çeşitleri olan bahçede gezinti yaptıktan sonra Türklerin işlettiği bir lokantada öğle yemeğimizi yedik. Yemekten sonra verilen serbest zamanda ben uzun yıllardır görüşemediğim burada çalışan yeğenimle buluştum. Akşama doğru aynı şekilde Gürcü ve Türk kapılarından geçerek Çayeli’nde geceyi geçireceğimiz Grand Çavuşoğlu Oteli’ne geldik.
Sümela, Zigana, Ordu, Samsun
Gine sabah erkenden kalkıp Çayeli’nden öteye Rize, Araklı, Arsin ve Yomra’ya doğru giderek, Maçka’ya sapıp Altındere Milli Park’ında otobüs ve minibüslerin park yerine geldik. Burada büyük bir kalabalık vardı. Rehberimiz minibüslerle Sümela’ya en en yakın yere kadar gideceğimizi, bundan sonraki mesafeyi yürüyeceğimizi söyledi ve önce ihtiyaç molası verdi. Fakat yerli yabancı turistlerin geldiği Milli Park’a ait girdiğimiz tuvaletlerde su akmıyordu ve etraf çok pisti. Hâlbuki yan tarafta dağdan inen bir dere gürül gürül akıyordu. Bu gezinin bazı duraklarında aynı durumda olan tuvaletlere rastladığımızı üzülerek söylemek zorundayım.
Yerli turistlerin daha çok olduğu tırmanıştan sonra vardığımız Manastır’ın Kutsal Ayazma bölümünde rehberimiz duvarlardaki freskleri açıklarken, bir kat yukarda kütüphane bölümündeki terasta göbeği dışarı fırlamış gömleğnin önü açık bir adam cep telefonundan arkadaşına hava atmak için Sumela’yı “ Lan burası Şayane!” diye bağırarak anlatıyordu. 1500 yıl önce iki keşişin kurduğu düşünülen Sümela Manastırı’nda son yıllarda Fener Patriği’nin dini ayin yapmasına izin veriliyor.
Sümela’yı ziyaretten sonra, Milli Park’tan ayrılıp Zigana’ya doğru hareket ettik. Bu dağın sırtlarındaki Hamsiköy’de öğle yemeğini yedik ve buranın ünlü sütlacından tattık.
Zigana geçidini aşıp, dağın arka yüzüne geçince doğa ve iklim birden değişti. Deminki sis ve yağmur kayboldu, yerini Doğu Anadolu’nun iklim özellikleri aldı. Burada bulutlu, güneşli bir yaz havası vardı. Torul yakınlarında Türkiye’nin en güzel mağaralarından Karaca mağarasına giderek, bu mağaradaki muhteşem sarkıt ve dikitleri gördük. Tekrar geldiğimiz yöne giderek, Giresun istikametine saptık. Kürtün ve Kirazlı barajlarının yanından geçerken, tepelerdeki evlerde yaşayan insanların bu şartlarda nasıl bir hayat sürdürdüklerini; hastalansalar doktora nasıl gideceklerini düşündük. Doğankent’ten ve küçük yerleşim bölgelerinden sonra Karadeniz’e ulaştık ve Tirebolu’ya geldik. Tirebolu, sahil yolu felâketinden sahili önünde bulunan kalesini yıkılamaması yüzünden kurtulmuş. 13. asırdan kalma Tirebolu Saint Jean kalesine çıkıp, şehri, sahili seyrettik. Yolumuza devam ederek, Harşit Vadisi’ni geçerek Giresun’daki otelimize geldik. Gezimizin son gününde Ordu’ya doğru hareket ettik. Karadeniz’in incisi olarak tanınan bu şehir hoşumuza gitti. Deniz seviyesinden 475 metre yüksekliğindeki Boztepe’ye güzel bir teleferikle çıktık. Burada oturduğumuz bir bahçede kahvelerimizi içerken güzel Ordu’yu ve Karadeniz’i seyrettik.
Bu moladan sonra Ordu’ya veda edip Türkiye’nin en uzun tüneli olan Nefise Akçelik tünelinden geçerek, Fatsa ve Ünye’den sonra Yeşilırmak kıyısında da bir fotoğraf molası verdik. Ünye, sahil yolunun da deniz kenarından geçirilmemesini, zamanında bir aktivistin yaptığı çalışmalara borçlu imiş. Gezimizin son hedefi olan Samsun’a ulaşıp, önce Atatürk ve arkadaşlarını 19 Mayıs 1919’da İstanbul’dan getiren Bandırma Vapuru’nun birebir yapılmış modelini gezdik. Daha sonra Atatürk’ün Milli Mücadele ateşini yaktığı bu şehirde ilk adımını attığı yerde İlkAdım Anıtı’nı ziyaret ettik. Arkeoloji ve etnografya müzelerini gezdik. Son olarak grupça Samsun’un simgesi olan, Avusturyalı heykeltıraş Kriephel’in 1931 yılında yaptığı şahlanan at üzerindeki güzel Atatürk heykeli altında poz verdik. Bundan sonraki serbest zamanda bölgenin en kalabalık şehri olan Samsun’u gezip gelip parka oturduk.
Akşam 19’da otobüsle havaalanına gittik. Burada sabırlı, bilgili, güler yüzlü rehberimize; günlerce bu zor yollarda bir acı fren yapmadan bizi gezdiren şoförümüze, sevimli yardımcısına ve grup arkadaşlarımıza ettik. Karadeniz gezimiz böylece bitti.
Gezi programı hakkında bir şey söylemem icap ederse; Türk gezginlere satış turları yerine bölgedeki önemli Türk kültür eserlerinin gösterilmesinin faydalı olacağı kanısındayım.
Karadeniz gezimizle vatanımızın doğa harikası eşsiz göllerini, huzur veren yaylalarını ve dağ yamaçlarındaki muhteşem orman örtüsünü, köylerini, küçük ve büyük şehirlerini, gördük; misafirperver, güler yüzlü, candan insanlarını, bölgenin tarihini, kültürünü tanıyıp öğrendik. Kulaklarımızda bir hafta boyunca duyduğumuz bölge türküleri ve dilimizde yediğimiz bölgeye has tatlar kaldı. Ancak vatanımızın bu güzel bölgesinin Sahil Yolu, Hesler, yanlış yapılaşma, düzensizlik ve pislikle kötü kullanıldığına da şahit olduk. “Uy! Karadeniz “ diyerek, ah, vah etsek de, bölgedeki doğal güzelliklerin gelecek nesillerimize yok edilmeden bırakılması en büyük temennimiz oldu. Zeki ÖNSÖZ Kimdir? 1945 Bayburt’ta doğdu. Ankara Atatürk Öğretmen Okulu’ndan sonra 1962’de Gazi Eğitim Enstitüsü Almanca bölümünde okudu. 1966 yılından itibaren Antakya, Rize, Kayseri liselerinde Almanca öğretmenliği yaptı. 1973 – 1974 yıllarında Ankara Orta Doğu Amme İdaresinde okuyup kamu yönetimi uzmanı oldu. 1976 yılına kadar Milli Eğitim Bakanlığında müşavir, 1977 – 1978’de Sttutgart Başkosolosluğu Eğitim Müşaviri olarak çalıştı. 1979 – 2004 Almanya – Neuss okullarında Türkçe dersleri verdi. 2005 yılından beri emekli. 2000 yılında Ankara’da Salih Elhan’dan ebru dersleri aldı. Katıldığı Sergiler 24.02.2002 - Stadtbibliothek Neuss 21.10.2002 - Wandehalle Bad Pyrmont 08.03.2003 - Stadtbibliothek Mönchengladbach-Rheydt 11.10.2007 - Bodrum Belediyesi Sanat Galerisi 22.05.2008 - Bodrum Kalesi Haluk Elbe Sanat Galerisi 18.07.2008 - Bayburt Kültür Merkezi
Eylül/2015 | www.zekionsoz.com | Zeki ÖNSÖZ